Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Bir Tutam Hayat

Hayat; hafife alsak da dert, ciddiye alsak da! Dengeyi tutturana helal olsun!

6 tane "allah" etiketli yazı bulundu "allah" tagli diger ogeler resimler , videolar

Yine başladı! Allahım sabır ver!

virüslü mesaj

yaklaşık 3 hafta önce ankaraya gitmiştim. 2 günlüğüne... tee vandan, ercişten... ama iki gün bana polenlerden dolayı zindana dönmüştü! kızılaydan kuğulu parka gidene kadar -tabiki otobüsle- iki gözüm de kaşınmaya, burnum çeşme gibi akmaya başlamış ve şehir içi hapşırma limitini çoktaaan aşmıştım -50 hapşırık/saat :) -

neyseki van henüz soğuk olduğundan -düne kadar- polenler pek ortalarda yoktu ve ben de rahattım. ama bugün... artık kabus başladı maalesef! sabahtan beri burnum akıyor, akması bir yana hem sızlıyor hem de kaşınıyor, gözlerim sulanarak boğaz ve kulak kaşıntısına ortak oluyor! hapşırmalar da cabası! Allahım sen bana sabır ver, isyanlardan sana sığınırım.

geçen sene ordudaki okulumda bir gün yine çok kötü olmuştum. hatta o gün öğrencilerim biraz fazlaca gürültü ve yaramazlık yapınca onlara beddua etmiştim; "gençler size beddua ediyorum, hepiniz de polen alerjisi olun, bahar nezlesi olun" diye! ee önlerinde iki gözü, bir burnu çeşme haldeki öğretmenlerinin içler acınası halini gördüklerinden "aman hocam biz ettik, sen etme!" diye yalvarmaya başladılar. yine de bedduamı geri aldım, Allah düşmanımın başına vermesin hakikaten! yine böyle bolcana hapşırdığım bir derste ben "Elhamdulillah!" dedikçe ikide bir "çok yaşayın, hayırlı yaşayın" diye dualar eden öğrencilerime "demek ki O'na (c.c.) yeterince şükredememişim ki -Allah affetsin- bolcana şükretmem için sürekli hapşırıyor ve "Elhamdulillah" diyorum, bir de ardından benim için sizlere dua ettiriyor bu vesileyle." demiştim. hepsinin de bu durumu biraz düşündüğü aşikardı.

polen alerjisi çok illet bişey. bu yazıyı okuyan herkesten dua dileniyorum. bu bir isyan değildir diye düşünüyorum çünkü Allah (c.c.) vermek istemeseydi hiç, istemeyi verir miydi? Allah şimdiden hepinizden razı ola.

ancak şöööyle bir düşününce geçenlerde okuduğum bir söz de geldi yine aklıma; "derdimi dinledim, derdimden iğrendim. onun derdini gördüm, kendi derdime imrendim!" Allahım bu halime de binlerce şükür, çünkü bu dertten daha büyük, daha meşekkatli dertleri olanlar da var!

Yeni Adresime Gitmek İçin Tıklayın

Bir şey daha öğrenmişiz

dunya Karadeniz gezisine çıkmadan yazdığım son yazıda Şeyh Galib'e ait bir sözü söyleyip gitmiştim;

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin (Şeyh Gâlib) (Yani "kendine saygıyla bak, çünkü âlemin özü sensin. Sen, kâinatın göz bebeği olan insansın.")

Gazetede ve internette okuduğum haberde şöyle diyor: "Bilim adamları, bilinen maddenin dışında, uzayda bir yerde, görülebilen galaksiler ve yıldızları meydana getiren daha fazla madde olduğuna inanıyor, ancak yerini bilmiyorlardı. Evrenin bir yerinde sadece görünmeyen baryonik madde, yani atomları meydana getiren nötron ve protonlar değil, aynı zamanda büyük miktarda görülebilen "kara" madde de bulunuyor. "

Her geçen gün yeni bilgiler öğrenen insanoğlu yüce yaratıcımız Allah'ı (c.c.) tanımada bir adım daha ilerliyor. Mikro alemden makro aleme öğrendiklerimiz arttıkça daha çok tefekkür edip daha çok şükredeceğiz. Şeyh Galib de zamanında söylemiş birçok alim gibi, Kur'an'ı ve Peygamber Efendimizi (sav) yüreğinin derinliklerinde hisseden tüm herkes gibi... İnsan hangi aleme gözatmaya kalksa öğrendikleri, öğrenemediklerinin yanında solda sıfır gibi kalmakta. İnsan henüz kendindeki sırların bile çoğunu çözememiştir, o kadar büyük bir alem aslında kendi içinde! Ancak O'nu (c.c.) tanımak ve daha iyi kulluk edebilmek için daha çok öğrenmek lazım, daha çok araştırmak lazım.

"Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?"

Yeni Adresime Gitmek İçin Tıklayın

Tuzlu su, kırmızı gökyüzü, siyah ağaçlar!!!

Erzurum'da gezerken çifte minare yakınlarında bi sebilde (çeşmede) şu ayet vardı: "Dileseydik onu -suyu- tuzlu da yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?" (el Vakıa- 56/70)

Trabzon - Uzungöl  Elhamdülillah! Ne büyük nimet dedim ve sonra biraz tefekkür ettim. Hakikaten bütün canlılarla beraber insan vücudu da suyla çalışan mekanizmalar, su içmeden olmuyor yani. Düşünsenize bi kere, ağustosun sıcağında susuzluktan kavruluyorsunuz ve tuzlu su içmek zorundasınız! O (c.c.) Hakim'dir abes iş yapmaz! -hakim'deki "i"nin uzatma şapkası var yazamadım buraya-

Veya vücudumuzun su yerine petrole ihtiyacı olduğunu falan düşünsenize! Bir yudum al, ölümden beter işkenceye dönsün! Veya deniz suyunun 50-60 derece olduğunu düşünsenize! O zaman eskilerde kalan bir reklam sloganı olan "Kızgın kumlardan serin sulara atlamak!" sözünü hiç söyleyemeyecektik!

Veya hiç düşündünüz mü gökyüzünün rengi kırmızı olsa, siyah olsa, kahverengi olsa!!! Ağaçların rengi yeşil değil de siyah, kahverengi, mor, kırmızı falan olsa!!! O gezdiğim Cennet parçası karadeniz gezisi gezene huzur vermek yerine bir zindana dönerdi heralde! O müthiş yeşil ve mavinin uyumu...

Allah'ım sen ne büyüksün dedim bir kez daha. Nasreddin hocanın da bi fıkrası aklıma geldi bu arada:

nasreddin hoca  Nasrettin hoca bir gün köyden şehre giderken yorulmuş tarlanın kenarındaki ceviz ağacının altında dinleneyim demiş. Başlamış oturduğu yerden tefekküre. Düşünüyormuş yeryüzündeki o muhteşem ahengi... "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında akıl sahipleri için nice deliller vardır" Şöyle bir etrafına bakınıp ağacın altına uzanmış. Ve şöyle düşünmüş; "Ey Allah'ım gücüne sual olmaz amma, incecik kabak sapında kocaman kabak var, koskocaman ağaçta küçücük ceviz var, bu nasıl iş?" deyip uykuya dalmış. Ağaçtan bir ceviz hocanın kafasına düşüvermiş. Hoca hiddetle uyanmış ve "Ey rabbim, Senin işine karışmak benim gibi bir akılsızın ne haddine, ya kafama ceviz yerine koca bir kabak düşseydi, nice olurdu benim halim?"

Yeni Adresime Gitmek İçin Tıklayın

Kabağın da bir Sahibi var!

kulhanbeyi Vaktiyle Kalenderiye yoluna mensup bir derviş, nefisle mücâhede makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonraki makam Kalenderîlik makamıdır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak,varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.. . Saç,sakal, bıyık, kaş... Ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
—Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken,yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmamış kısmına okkalı bir tokat atarak:
— Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz.Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder: "Kabak aşağı, kabak yukarı..."
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken,iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oraya yığılıp kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın... Bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayr-i ihtiyarî sorar:
— Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
— Vallahi gücenmedim, ama!.. Hakkımı da helâl etmiştim.
Gel gör ki, kabağın bir Sâhibi var. O'nun gayretine dokunmuş olmalı!

(AÇIKLAMA: Bu olayda adı geçen Kalenderiye Tarikatı'nın üyeleri aslında biraz sapmış yolundan ama asıl hikayeden alınacak ders önemlidir)

Yeni Adresime Gitmek İçin Tıklayın

Hepimiz Allah’ın güveninin eseriyiz

 

Hadi benim de bir futbol yazım olsun diye başlıyorum bu yazıya.. Üstelik, bunu hak ettiğimi de düşünüyorum. İlk defa ön sıraya geçip, bir maçı dev ekrandan izleme fırsatı buldum.
Adını unuttuğum genç bir futbolcu, spikerin deyişine göre, ilk defa, bu önemli maçta sahaya çıkıyordu. Maç millî takımın maçı değildi ama millî maçtı. Önemli maçtı ve genç futbolcu ilk 11’deydi. Teknik direktörün en fazla 11 kişiyi koyabildiği sahaya, genç bir futbolcu 1/11’lik bir yer tutar. 11’de 1 olmak az şey değil! Hele de o büyük maçtaki 11’in 1’i olmak her yiğidin harcı değil. Futbolcu o maçta en az 1 olmak zorundadır; 0 olma hakkı yoktur. Sahada yokmuş gibi oynarsa, bir daha çıkamaz yedek kulübesinden, belki yedekler arasında da bile yeri olmaz. Teknik direktör adına oynamaktadır orada; iyi oynarsa direktöre hak verilir; kötü oynarsa direktörden hesap sorulur. Bir başkası oynayabilecekken o pozisyonda neden o oynamıştır? Daha iyi biri kenarda beklerken, neden sahada etkisiz biri kalmıştır. Bu yüzden olsa gerek, dedi ki spiker: “Hocası ona güvendi.” Ona düşen de hocasının güvenini boşa çıkarmamaktı, hocasının kendine güvendiğini bilerek oynamaktı.
Allah ismi
Ramazan’ın mübarek ikliminde görüştüğümüz muhterem Mustafa İslamoğlu’nun esmâ-i hüsnâdan Mü’min ismine getirdiği heyecan verici yorum beni bu maçta da yalnız bırakmadı. O çarpıcı yorumu duyduğum günden beri hep aklımda Mü’min ismi. Namaz için seccadeye çıktığımda aklımda. Oruç niyetiyle kalktığımda aklımda… Kur’an’ı elime aldığımda aklımda… Salavat getirirken aklımda… Sokakta yürürken aklımda… Aynada yüzüme bakarken aklımda… Evimde bir köşede otururken aklımda… Dostlar arasında sözüm dinlenirken aklımda.... Sahnede ve/ya ekranda binlerce kişiye hitap ederken aklımda… Bu satırları yazarken de aklımda… Keşke hep aklımda olsa, hiç aklımdan çıkmasa…

Mü’min ismi “güvenen” anlamına geliyor… Allah Mü’min’dir; yani “Allah güvenir”… Kime güvenir? Allah, varlığını yokluğuna tercih ettiği her şeye güvenir. Taş olarak var ettiğine “taş” olmanın icabı sert ve katı olma konusunda güvenir. Taş olmayı onun cismine emanet eder. Hayvan olarak var ettiğinin de, hayvanlık neyi gerektiriyorsa onu yapacağı konusunda emindir. Hayvan olmayı da onun omuzlarına yükler? Peki ya “insan” olarak var ettiğine nasıl güvenir?

Aynada yüzüme bakınca anlıyorum ki, Allah bana güveniyor. Beni bu yüzle yarattığına göre, benim insanlık takımında yer almamı istemiş. Varlığın ileri ucunda görev vermiş bana. Var edip de taş bırakabilirdi beni; taş yapmamış. Hayat verip de salkım söğüt eyleyebilirdi. Ağaç yapmamış beni. Demek ki, ağaçtan fazlasını bekliyor benden. Hayvan olarak da yerimi alabilirdim yeryüzünde. İnsanım ve bir insan yüzü taşıyorum. Demek ki, taştan da, ağaçtan da, hayvandan da fazlasını bekliyor benden. Bu bedenin içinde ben “ben” olarak var olduğuma göre, Yaradanım beni yedek kulübesinde bırakmamış, insan eylemiş. Bu bedenin içinde ben değil de bir başkasının ruhu olabilirdi. Bu yüzün gerisinde benim değil de bir başkasının bakışı saklanıyor olabilirdi. Eğer öyle olsaydı, yani varlık sahasında, benim bedenimin içinde “ben” yerine, yine kendine “ben” diyen bir başkası var olsaydı, hiç itirazım olabilir miydi? Yedek kulübesinde bekletilen futbolcunun hiç olmazsa, sahaya çıkma umudu vardır. Sahayı görür, oynamak için can atar. Ama “yokluk” kulübesinde bırakılmış olsaydım, varlık sahasını hiç göremeyecek, göremediğim gibi görülmeye değer bir varlık sahasından haberdar olmayacak, kulübede bekletilişimi de hiç sorun etmemiş olacaktım. “Yok” iken, “yok kalabilecek” iken, “var” olmamın tercih edilmesi, hele de bu varlığın kalıbı içinde sunulması, kendi hesaplarımda hiç yokken, kendim hiç ummuyorken, varlık sahasına sürülmüş olmam sıradan bir şey midir?

Demek ki Rabbim bana güvenmiş, insan kadrosunda yer almak üzere beni seçmiş; bir başkasını değil. Benim bedenimin malzemesinden başka varlıklar yaratabilecekken (ki içinde yürüdüğüm 90 kiloluk et kemikten ne güzel güller, ne tatlı patatesler, domatesler vs. yaratılabilirdi!) beni yaratmayı tercih etmiş… Benim yerime başkalarını var edebilecekken, beni başkalarına tercih etmiş, beni “insan” olarak var etmeyi dilemiş…

Varlık sahasında bir “insan” olarak var olma görevini ben üstlenmişim. Benim bedenim üzerinde bir “insan” binası yükseltilmiş. Benim kapladığım hacimde bir “insan”ın konuşması, yürümesi, durması, bakması, susması takdir edilmiş. Yani, en az “bir” insan olmalıyım bu âlemde. Daha azına razı olma hakkım yok. İnsan olarak sıfırlayamam kendimi. Sahadan insan olarak silersem kendimi, bana yapılan yatırıma yazık etmiş olurum. Varlık sahasındaki insan varlığımı azaltırsam, bozarsam, yıkarsam, bana duyulan güveni boşa çıkarmış olurum.

Evet, evet; ben, biz, hepimiz, Allah’ın güveninin eserleriyiz. Ve hiç de az değiliz. Ve hiç de kendimizi azımsama hakkına sahip değiliz. Sahadayız. Ve maç bütün hızıyla devam ediyor. Gözler üzerimizde.



SENAİ DEMİRCİ

Yeni Adresime Gitmek İçin Tıklayın

Ellerimizdeki sayılar

eller ve 99 Az önce dua ediyordum Allah'a... Aklıma geldi birden yıllar önce öğrendiğim, ellerimizde arapça 81-18 yazdığı... Toplamı 99 ediyordu ki Allah'ın isimlerini temsil ediyordu... Dua etmeyi bilmeyen ben O'ndan (c.c.) benim bu kusurumu affetmesini istedim bu tefekkür ile... Allah'ım, beni sana kul olanlardan eyle. Amin.
Yeni Adresime Gitmek İçin Tıklayın