Hepimiz Allah’ın güveninin eseriyiz
Hadi
benim de bir futbol yazım olsun diye başlıyorum bu yazıya.. Üstelik,
bunu hak ettiğimi de düşünüyorum. İlk defa ön sıraya geçip, bir maçı
dev ekrandan izleme fırsatı buldum.
Adını unuttuğum genç bir
futbolcu, spikerin deyişine göre, ilk defa, bu önemli maçta sahaya
çıkıyordu. Maç millî takımın maçı değildi ama millî maçtı. Önemli maçtı
ve genç futbolcu ilk 11’deydi. Teknik direktörün en fazla 11 kişiyi
koyabildiği sahaya, genç bir futbolcu 1/11’lik bir yer tutar. 11’de 1
olmak az şey değil! Hele de o büyük maçtaki 11’in 1’i olmak her yiğidin
harcı değil. Futbolcu o maçta en az 1 olmak zorundadır; 0 olma hakkı
yoktur. Sahada yokmuş gibi oynarsa, bir daha çıkamaz yedek
kulübesinden, belki yedekler arasında da bile yeri olmaz. Teknik
direktör adına oynamaktadır orada; iyi oynarsa direktöre hak verilir;
kötü oynarsa direktörden hesap sorulur. Bir başkası oynayabilecekken o
pozisyonda neden o oynamıştır? Daha iyi biri kenarda beklerken, neden
sahada etkisiz biri kalmıştır. Bu yüzden olsa gerek, dedi ki spiker:
“Hocası ona güvendi.” Ona düşen de hocasının güvenini boşa
çıkarmamaktı, hocasının kendine güvendiğini bilerek oynamaktı.
Ramazan’ın
mübarek ikliminde görüştüğümüz muhterem Mustafa İslamoğlu’nun esmâ-i
hüsnâdan Mü’min ismine getirdiği heyecan verici yorum beni bu maçta da
yalnız bırakmadı. O çarpıcı yorumu duyduğum günden beri hep aklımda
Mü’min ismi. Namaz için seccadeye çıktığımda aklımda. Oruç niyetiyle
kalktığımda aklımda… Kur’an’ı elime aldığımda aklımda… Salavat
getirirken aklımda… Sokakta yürürken aklımda… Aynada yüzüme bakarken
aklımda… Evimde bir köşede otururken aklımda… Dostlar arasında sözüm
dinlenirken aklımda.... Sahnede ve/ya ekranda binlerce kişiye hitap
ederken aklımda… Bu satırları yazarken de aklımda… Keşke hep aklımda
olsa, hiç aklımdan çıkmasa…
Mü’min ismi “güvenen” anlamına
geliyor… Allah Mü’min’dir; yani “Allah güvenir”… Kime güvenir? Allah,
varlığını yokluğuna tercih ettiği her şeye güvenir. Taş olarak var
ettiğine “taş” olmanın icabı sert ve katı olma konusunda güvenir. Taş
olmayı onun cismine emanet eder. Hayvan olarak var ettiğinin de,
hayvanlık neyi gerektiriyorsa onu yapacağı konusunda emindir. Hayvan
olmayı da onun omuzlarına yükler? Peki ya “insan” olarak var ettiğine
nasıl güvenir?
Aynada yüzüme bakınca anlıyorum ki, Allah bana
güveniyor. Beni bu yüzle yarattığına göre, benim insanlık takımında yer
almamı istemiş. Varlığın ileri ucunda görev vermiş bana. Var edip de
taş bırakabilirdi beni; taş yapmamış. Hayat verip de salkım söğüt
eyleyebilirdi. Ağaç yapmamış beni. Demek ki, ağaçtan fazlasını bekliyor
benden. Hayvan olarak da yerimi alabilirdim yeryüzünde. İnsanım ve bir
insan yüzü taşıyorum. Demek ki, taştan da, ağaçtan da, hayvandan da
fazlasını bekliyor benden. Bu bedenin içinde ben “ben” olarak var
olduğuma göre, Yaradanım beni yedek kulübesinde bırakmamış, insan
eylemiş. Bu bedenin içinde ben değil de bir başkasının ruhu olabilirdi.
Bu yüzün gerisinde benim değil de bir başkasının bakışı saklanıyor
olabilirdi. Eğer öyle olsaydı, yani varlık sahasında, benim bedenimin
içinde “ben” yerine, yine kendine “ben” diyen bir başkası var olsaydı,
hiç itirazım olabilir miydi? Yedek kulübesinde bekletilen futbolcunun
hiç olmazsa, sahaya çıkma umudu vardır. Sahayı görür, oynamak için can
atar. Ama “yokluk” kulübesinde bırakılmış olsaydım, varlık sahasını hiç
göremeyecek, göremediğim gibi görülmeye değer bir varlık sahasından
haberdar olmayacak, kulübede bekletilişimi de hiç sorun etmemiş
olacaktım. “Yok” iken, “yok kalabilecek” iken, “var” olmamın tercih
edilmesi, hele de bu varlığın kalıbı içinde sunulması, kendi
hesaplarımda hiç yokken, kendim hiç ummuyorken, varlık sahasına
sürülmüş olmam sıradan bir şey midir?
Demek ki Rabbim bana
güvenmiş, insan kadrosunda yer almak üzere beni seçmiş; bir başkasını
değil. Benim bedenimin malzemesinden başka varlıklar yaratabilecekken
(ki içinde yürüdüğüm 90 kiloluk et kemikten ne güzel güller, ne tatlı
patatesler, domatesler vs. yaratılabilirdi!) beni yaratmayı tercih
etmiş… Benim yerime başkalarını var edebilecekken, beni başkalarına
tercih etmiş, beni “insan” olarak var etmeyi dilemiş…
Varlık
sahasında bir “insan” olarak var olma görevini ben üstlenmişim. Benim
bedenim üzerinde bir “insan” binası yükseltilmiş. Benim kapladığım
hacimde bir “insan”ın konuşması, yürümesi, durması, bakması, susması
takdir edilmiş. Yani, en az “bir” insan olmalıyım bu âlemde. Daha azına
razı olma hakkım yok. İnsan olarak sıfırlayamam kendimi. Sahadan insan
olarak silersem kendimi, bana yapılan yatırıma yazık etmiş olurum.
Varlık sahasındaki insan varlığımı azaltırsam, bozarsam, yıkarsam, bana
duyulan güveni boşa çıkarmış olurum.
Evet, evet; ben, biz,
hepimiz, Allah’ın güveninin eserleriyiz. Ve hiç de az değiliz. Ve hiç
de kendimizi azımsama hakkına sahip değiliz. Sahadayız. Ve maç bütün
hızıyla devam ediyor. Gözler üzerimizde.
SENAİ DEMİRCİ

